Memlekette bazı şeyler vardır; yılda bir yapılır. Genel temizlik gibi… Bir de vicdan bakımı. İşte Ramazan gelince memleketçe topluca “servise” giriyoruz. Bu mübarek ayda hepimiz birdenbire “iyi insan güncellemesi” alıyoruz.
Bir ay boyunca herkes birbirine karşı yumuşuyor. Normalde selam vermeyi israf sayan komşular bile apartmanda ses tellerini çalıştırıyor. Lokantalar birden “askıda yemek” tabelalarıyla süsleniyor. Normalde trafikte korna ile senfoni yapan sürücüler bile iftara on dakika kala tasavvuf ehli gibi sabırlı.
Sosyal medyada merhamet sezonu açılıyor. Dilimiz oruçlu, midemiz oruçlu, hatta bazı günler öfkemiz bile oruçlu… Demek ki oluyormuş.
Demek ki insan isterse kırmamayı, tutmayı, paylaşmayı becerebiliyormuş. Peki, sonra ne oluyor?
Ay biter bitmez sanki içimizde gizli bir düğme var: “Normal hayata dön.”
Hoş geldin eski alışkanlıklar… Hoş geldin unutkan vicdan…
Burada insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Biz Ramazan’ı mı yaşıyoruz, yoksa Ramazan bizi geçici olarak mı kiralıyor?
Çünkü biz Ramazan’a ev sahibi gibi davranmıyoruz. Bildiğin misafir muamelesi… Gelince en güzel sofralar, en süslü cümleler, en hassas kalpler… Gidince? Ev yine eski dağınıklığına teslim.
Oysa Ramazan bir ay süren bir “insan olma provası”ysa, asıl temsil bayramdan sonra başlamalıydı.
Ama biz ne yapıyoruz?
Bayram sabahı öyle bir seviniyoruz ki… Sanki maratonu bitirmiş değil de zincirden kurtulmuş gibiyiz. Tatlılar yeniyor, ziyaretler yapılıyor, tamam — bunlar güzel. Fakat bazen bayramın alt metni şöyle okunuyor:
“Çok şükür bitti…”
İnsan burada durup düşünmeden edemiyor: Ramazan cehennem ateşinden kurtuluş vesilesiyse, biz niye on bir ay boyunca yeniden odun istifleme hızına dönüyoruz?
Demek ki mesele bilmemek değil.
Hepimiz biliyoruz: Yardım etmek iyi, kul hakkı kötü, kırıcı söz kalp incitir… Bunları bilmeyen yok. Zaten Kur’an-ı Kerim’de geçen “sefihlik” de çoğu zaman bilgisizlikten çok, bildiği hâlde gereğini yapmamakla ilgili bir hâl değil mi?
İşin en düşündürücü tarafı şu:
Ramazan’da kendini tutabilen insan, demek ki aslında tutabiliyor. Yani problem kapasite değil, süreklilik. Mevsimlik nezaket, kampanyalı merhamet, sınırlı süreli vicdan…
Belki de Ramazan bize her yıl aynı soruyu soruyor, biz her yıl aynı şekilde duymazdan geliyoruz:
“Ben gidince de böyle kalabilecek misin?”
Cevabı herkes kendi hayatında verecek. Ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Ramazan takvimden her yıl gidiyor.
Asıl mesele, Ramazan bitince bizde neyin hayatta kaldığı.
Aydın Mertayak