Bugüne kadar bu konuda birçok eser karıştırdım, birçok makale okudum. Edindiğim bilgiler ışında bu konuya ana hatlarıyla, değinmek istiyorum. Duruşma zabıtları günümüz Türkçesiyle yayımlandığında burada yazdıklarımda ne derece yanılmış olacağımı da anlamış olacağım.
Öncelikle, konuya kıyafet devrimine değinmekle başlamak istiyorum; İslâmda kıyafet zorunluluğu yok. Avret yerlerinin örtünmesi, yani (erkek-kadın) tesettür farzdır. Müslüman Kavimler bu temel inançla birlikte geleneklerini de devam ettirmişlerdir.
Türkler, tarih boyunca kıyafette tutucu olmamışlar, inançlarına uygun çeşitli kıyafetleri giymişlerdir. Savaşçı bir millet oldukları için de erkekler çeşitli serpuşlarla başlarını örtmüşlerdir.
İslâmiyetin doğduğu Arap toplumlarında ise kıyafetler geleneksel hal almış olup, uzun bir tarih boyunca inançları ne olursa olsun insanlar hemen hemen birbirine benzer kıyafetleri kullanmışlardır.
Araplar, farklı şekilde isimlendirmiş olunsalar da başlarına sarık türü şeyler takmışlardır. İslâmla birlikte de Müslümanlar sarık kullanma konusunda birlik içinde olmuşlardır.
Günün Arap toplumları çok dinli inançlara sahip olduğu için her bir inanç sahibi inancına uygun grubun kıyafetini giymiştir. Böylece insanların kıyafetlerinden hangi inanç mensubundan olduğunu anlamak mümkündü.
O dönemlerde İSLÂM anlayışına göre müslümanların farklı dinlere mensup olanların giydiği kıyafetleri giymeleri men edilmişti. Ancak, islam yayıldıkça, diğer inanç mensupları azaldıkça geleneksel kalıplara uygun kıyafetlerde çeşitlilik önemsenmez hale gelmişti. Geleneğe uygun, ancak birbirinden farklı kıyafetler yaygınlaşmıştı.
Araplar’ın kıyafeti geleneksel olarak şiâr ve disâr olmak üzere ikiye ayrılır; içten giyilen izâr, kamîs, sirvâl gibi çamaşırlar şiâr, onların üzerine giyilen cübbe, ridâ gibi elbiseler ise disârdır.
Türkler’in Müslüman olmasıyla birlikte Arap kıyafetlerinin giyilmesi yaygınlaşmaya başlamış, Osmanlı ile birlikte ise bu tür kıyafetlerin sünnet olduğu algısı yerleşmiş, Batı tipi kıyafetlerin giyilmesinin hıristiyanlara benzemek anlamına geldiği dini bir düşünce olarak kabul edilir olmuştur.
Zamanla da bazı din alimleri Batı kıyafeti giymenin dinden çıkmak olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Osmanlının son dönem alimlerinden olan İskilipli Atıf Hoca da sadece başa takılan Batı serpuşunun dahi Müslüman kişinin bir gayri müslime benzemesi olarak görmüş, şapka ve diğer kıyafetlerle frenkleri taklit etmenin islâm dinince yasaklandığını ileri sürmüştür.
Osmanlı sonrasında Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran, kurucu lider Mustafa Kemal, Batı tipi bir modeli benimsediği için adım adım birçok şeyi değiştiriyordu. Gidişatın kıyafette de değişimi getireceği düşüncesiyle İskilipli Atıf Hoca, Kıyafet Devrimi gerçekleşmeden yaklaşık bir buçuk yıl önce Frenk Mukallitliği ve Şapka (Batı Taklitçiliği ve Şapka) adlı bir eseri yazmış, birçok yere dağıtımını yapmıştı. Batı usulü giysiler giymenin görünüm dolayısıyla İslâm düşüncesine zıt düştüğünü, “Bir kavme benzemeye çalışan onlardandır” hadisini kaynak göstererek izah etmeye çalışıyor ve şu hükmü veriyordu:
“Bir Müslüman, şiar ve alâmet-i küfür addolunan bir şeyi zaruretsiz giymek ve takınmak sûretiyle Gayr-i Müslimleri taklîd etmesi ve kendini onlara benzetmesi şer’an memnû ve yasaktır.”
5 bin basılan ve daha sonra da çoğaltılıp dağıtıldığı iddia edilen bu eser, başlarına Batı tipi serpuş koymayan, Batı tipi bir serpuş takmakla islâm dininden çıkılacağı kanaatini taşıyanların bu düşüncelerini daha da pekiştirdi.
Şapka kanunu çıktığında bu inançta olan kişiler dinden çıkma korkusuyla şapka takmaya tepki gösterdiler.
Bölgemizde de birbirleriyle irtibatlı olan Rize, Of ve Erzurum’da birçok kişi şapkanın zorunlu hale getirilmesine karşı tepki göstererek, bu karardan vazgeçilmesi veya ertelenmesi için mülkü amirliklerden bu yönde talepte bulunmaya ve baskı kurmaya başladılar.
Bu kişilerin çoğu milli mücadeleye bir şekilde katılmış insanlardan oluşmaktaydı. O günkü şartlarda bunların bazıları eşkıyalardan korunmak veya çeşitli nedenlerle çeteler halindeydi. Bu kişiler aynı zamanda çevredeki hocalarla irtibat alinde olup onların görüşlerine önem verirlerdi.
Rize’de şapka konusunda tepkilerin ortaya çıktığı Güneysu yani eski ismiyle Potamya dini eğitimin yoğun olduğu bir bölgeydi. Bölgede dini eğitim veren yerler vardı ve bazı camilerde öteden beri haftalık vaazlar, dersler veriliyordu. Böylece bir araya gelişlerde insanlar bu konularda nasıl bir tutum takınılması gerektiği konusunda görüş alışverişinde bulunuyorlar, hocalara, bu konuda ne yapmaları gerektiğini soruyorlardı.
Bu bölgenin eğilimi dinden çıkma korkusuyla şapka takmama yönündeydi. Ancak, bölgede herkesin görüşü böyle değildi. Kimisi şapka takmanın dinle ilgisinin kurulamayacağını belirterek şehre gidip şapka alınmasını savunuyor, kimileri de valiye gidip şapka zorunluluğunun bir müddet daha ertelenmesini isteme yönünde görüş belirtiyordu.
Burada toplananların bazıları da bu uygulamalara karşı çıkan bazı dindar komutanların idareyi ele aldığı Gazi Mustafa Kemal ve İnönü’nün yaralandığını ileri sürüyor, artık şapka kanununun uygulanmayacağını belirtiyordu. Aslında bu tür farklı görüşler şapka isyanının çıktığı her yerde birbirine benziyordu.
Sonunda, burada toplananlar şehre inip valiyle görüşme kararı aldılar ve o gün çeşitli yerlerden buraya gelip toplanan yüz elli, iki yüz kişilik çoğunluğu silahlı grup önlerine ilk engel olarak çıkan Güneysu Karakoluna yönelerek burada bulunan 7-8 askerin silahlarını alıp, bir odaya kilitlediler. Burada toplananlar daha sonra bu silahları askerlere iade edip dağıldılar.
Bu olayı büyüterek (daha sonra suçlandığı) yolsuzlukları gözden kaçırmak isteyen vali deli Hurşit olayları Ankara’ya isyan diye iletti.
Okuduğum birçok kitapta, makalede konunun sadece şapka konusuyls sınırlı olduğu açık. Bu insanların şapka dışında başka hiçbir şikayetleri yok. Ne cumhuriyetin ilanı, ne süreç içinde alınan kararlarla ilgili aleyhte hiçbir beyanları yok. Bu insanlar kafalarından fes, sarık gibi islam şiarı gördükleri serpuşları çıkarıp küfür alametlerinden biri gördükleri şapkayı takmak istemedikleri için bu tür şeylere giriştiler, yani şapka zorunluluğuna isyan ettiler. Ortada ne Cumhuriyete ne de başka bir şeye isyan yok.
Ancak bu olay nedeniyle 142 kişiyi yargılayan İstiklal Mahkemesi 8 kişiye şapka bahanesiyle vatana ihanete dayalı suçtan idam verdi.Birçok kişiyi de çeşitli ağır cezalara çarptırdı.
İki üç gün içinde yargılama yapıp buradan vatana ihanete dayalı suç üreterek insanları zanlarla idama mahkum edenleri haklı görenlere el insaf demeli. Uyduruk mahkemelerle, uyduruk yargılamalarla verilen kararlara hak vermek her şeyden önce bir insanlık ayıbıdır.
Elbet, konu şapka da olsa yapılanlar o gün veya bugün suç teşkil eder. Ancak bu suçların vatana ihanetle damgalanması ve buna dayalı idamların yapılması tarihin bir kara lekesidir.
Bu duruşmaların günümüz Türkçesine çevrilmesiyle ne olup bittiğini daha iyi anlayacağız. Ancak, şapkadan vatana ihanet çıkaranların bu ifadeleri zabıtlara doğru geçirdiğine inanmak da mümkün değil.!
Her şeye rağmen yine de bu zabıtlar bir kanaat oluşturmaya yardımcı olacaklardır.
Adnan Onay
|