Anadolu'da bir insan büyük bir acıyla karşılaştığında şöyle der:
"Ciğerim yanıyor."
Bu söz, sıradan bir mecaz değildir. Bir milletin ruhundan kopup gelen bir hakikattir.
Düşünün…
İnsan dünyaya geldiği an göbek bağı kesilir. Ve o anda hayatında ilk defa nefes alır. İlk oksijen ciğerlere dolar. O küçücük beden bir çığlık atar. Çünkü ciğer ilk defa yanar.
Hayat işte o yanışla başlar.
İnsan daha doğduğu anda iki hakikati öğrenir: acı ve sabır.
O ilk yanışa sabreder ve ardından hayat başlar.
Belki de bu yüzden Anadolu insanı bir felaketle karşılaşınca "ciğerim yanıyor" der. Çünkü o söz, insanın yaratılışındaki ilk hatırayı taşır.
Bu ne ince bir anlayıştır…
Bu ne derin bir medeniyetin dilidir…
Bizim medeniyetimiz kelimeleri bile merhametle kurmuştur. Bir annenin evladına "ciğerparem" demesi boşuna değildir. Çünkü ciğer, hayatın evidir. Nefesin evidir.
Bugün dünya büyük şeyler yapıyor.
Matematik yapıyor.
Bilim üretiyor.
Teknoloji geliştiriyor.
Bunların hepsi öğrenilir.
Okullarda öğretilir. Kitaplarda yazılır.
Ama bir şey vardır ki ne okul öğretebilir ne kitap yazabilir: merhamet.
Merhamet bir ders değildir.
Merhamet bir medeniyet mirasıdır.
Bir annenin bakışında yaşar.
Bir babanın vakarından süzülür.
Bir komşunun kapı çalmasında kendini gösterir.
Bir yetimin başını okşayan elde görünür.
Bizim gençliğe en büyük borcumuz da işte budur: merhameti aktarmak.
Matematik öğretmek kolaydır.
Bilim öğretmek mümkündür.
Ama merhamet…
Merhamet insanın üzerine bir elbise gibi giydirilir. Evde, sokakta, mahallede, toplumda… Tıpkı deri gibi insanın varlığının parçası olur.
Çünkü bu aziz milletin mayasında merhamet vardır.
Ve insanlığın kurtuluşu belki de birkaç kelimede gizlidir:
Merhamet… ve onu ayakta tutan sabır.
Sabır merhametin omurgasıdır.
Merhamet sabrın ruhudur.
İkisi birleştiğinde insan yalnız dünyasını değil, ahiretini de kurtarır.
Belki de bu yüzden Anadolu'nun insanı acıyı tarif ederken başka kelime aramaz.
Çünkü o bilir:
Ciğeri yanmayan insan, merhameti öğrenemez.
Aydın Mertayak